Akşam Yemeği
… Tamam! İletişim devrelerine girmişti. Yüzünde herhangi bir ifade belirmesine izin vermeden. Mihriman Koletski ismini düşündü. Gözünün önünde seçim ekranı belirdi. Kadının belleğine girmek istiyordu. Hiç vakit kaybetmeden gereken seçeneği düşündü ve karşısına garip bir hiçlik çıktı. Mihriman’ın belleğine girişi engelleniyordu. Kadın hala karşısında son derece zarif hareketlerle yemeğini yiyordu. Başını kaldırıp yavaşça baktı. …
Semih’in gözleri öncelikle Mihriman’ın göğüslerine takılmıştı. Şaşırtıcı derecede dolgun ve düzgündüler.
–Sanıyorum daha az transparan bir şey giymem gerekiyordu.
Delikanlı anlaşılmış olduğu için biraz utanmıştı, ama çabuk topladı.
–Eh!.. Böylesine bir güzellik, bir de gözler önüne serilmişse… Bakmamak günah olur.
Mihriman’ın gözlerinde muzip bir esinti gelip geçmişti. Kadın peçetesini açarken Semih daha dikkatli bakıyordu. Uzun dalgalı kestane rengi saçları omuzlarını geçiyor, ama zarif boynunu örtmüyordu. Pembe ipekli bir gece kıyafeti giymişti. Sadece göğüsleri değil, vücudunun tüm hatlarını ortaya koyuyordu. Boyu Semih’ten biraz kısa durduğuna göre 1,85 civarında olmalıydı. Mihriman’ın güzel olduğunu biliyordu ama gene de bu kadarını beklememişti. Sanki kadının bedeninden yayılan güçlü titreşimlerin etkisi altına girmişti.
Garson gelip, şarap tepsisini masaya koydu, yanına da domuz derisi kaplı menüyü bıraktı. Mihriman’ın gözlerinde aynı muzip gölgeler dolaşıp duruyordu. Küçük kristal kadehlerin içindeki rengarenk içkilere bir süre baktılar. Kadın bir tanesinden küçük bir yudum alıp hafifçe yutkundu, sonra yerine koydu.
–Hımm! Öküz gözü üzümleri, Tokat dolayları 44 mahsulü…
Semih başka bir kadeh aldı. Şarabı tattı. Çok güzeldi… Ama işte o kadar… Gözlerindeki muzip ifade değişmeden Mihriman ikinci bir kadehi denemeye başlamıştı. Yavaşça ağzının içinde çevirdiği anlaşılıyordu. Semih kadının dudaklarının ne kadar da şehvet dolu olduğunu fark ediyordu. Öpmek için dayanılmaz bir istek duydu. Ancak sabırlı olmalıydı. Daha yemeğin sonuna ve kendi dairesine gitmelerine çok vardı.
–Ooo! Marmara adası üzümleri… Bunu her yerde bulamazsın…
Semih sırf suskun kalmamak için bir şeyler söylemesi gerektiğini düşünüyordu.
–Yıllanmış bir şarap değil mi?
–Hayır. Bu yılın şarabı… 47… Ama çok değişik ve hoş bir tadı var.
Semih bu şarap sohbetinden oldukça sıkılmaya başlamıştı. Konuyu değiştirmek için iri menüyü kaldırdı. Menü önce zorlandı sonra bir tüy gibi havaya kalktı. Şimdi ikisinin arasında, nerdeyse yere değmeden duruyordu. Kalın cilt kapağını açtılar. Yemek isimleri özel mürekkep ucuyla yazılmış gibi duruyordu. Semih okuduklarından yemeklerin neye benzeyeceklerini çıkarmaya uğraşıyordu. Kaşları elinde olmadan çatılmıştı. Kadın zarif bir el hareketiyle parmağını “Saray Usulü Kalkan” yazısının üzerine götürdü. Yazının üzerinden parmağını geçirince, menünün iç şekli değişip, harika bir yemek görüntüsüne dönüştü.
–Kokusunu da duymak ister misin?
Semih menüdeki yemek resmine yaklaşınca gerçekten de nefis koktuğunu fark etmişti. Mihriman parmağını sayfanın yanında başka bir yere değdirdi ve resim kaybolup, yemek listesi ortaya çıktı. Arkasından bir kaç yemeği daha açtılar. Sonunda kalkan balığı ve iç pilavlı kuzu sarmaya karar vermişlerdi. Mihriman parmağını kuzu sarmanın üzerine koydu. Kağıdın üzerinden kaldırmadan çekerek sol alt köşede oluşan garsonun resmine götürdü. Ardından aynı işlemi kalkan balığı için yaptı. Sayfa şimdi tamamen değişmiş ve biraz önce tattıkları içkilerin itinayla yazılmış isimleriyle dolmuştu. Mihriman parmağını beyaz dömi-sek bir misket şarabı üstüne koydu. Semih oturduğu yerden dehşet içinde izliyordu.
–İlk kez mi geliyorsun buraya?
Semih soruya çok hazırlıksız yakalandığını hissetti. “Evet” diyebildi. 22 yaşındaydı. Siyah kısa saçları, güçlü sporcu bedeniyle çevresinde oldukça beğenilen bir gençti. Kendi cazibesinden o kadar emin olmalıydı ki Mihriman’la yemeğe çıkmaya bile cesaret edebilmişti. Garson deniz mahsulleriyle bezenmiş küçük salatalarını getirmişti. Mihriman sevinçle karideslere ve istakoz parçalarına baktı.
–Bu restoranı çok seviyorum. Geçmiş dönemlerin tüm güzelliklerini sunabiliyor. Sonra eliyle çevreyi gösterdi. Gerçekten keyifli olduğu belliydi.
–Sonra bu yapı… Düşünebiliyor musun 19 Yüzyıl’da yapılmış bir gar binası… O zamanlar Avrupa’nın en önemli insanları İstanbul’a trenle gelirlermiş.
Semih ilgiyle dinliyordu.
–Buranın bir ulaşım terminali olduğunu bilmiyordum.
Mihriman delikanlının gözlerinin içine bakarak yeniden gülümsedi.
–Ulaşım terminali değil… Gar binası…
Semih eliyle “Ne fark eder.” türünden bir işaret yaptı. Sonra da buna pişman oldu.
–Buraya Avrupa’dan trenler gelirmiş. En önemlilerinden birinin ismi de Orient Express’miş.
–Yani, bu restoranın adı.
–Evet… Çok romantik günlermiş.
Semih çevresindeki son derece eski görünümlü demir putrellere baktı. Artık hoş bir kültür merkezi haline gelen bu yapı demek ki onca yüzyıl önce yapılmıştı. Sonra pencereden görünen Boğaz’a baktı.
Kadın susup önündeki yemeğe dönmüştü. Semih inanamıyordu. Zarif parmakları tabağın üzerinde sanki dans ediyor gibiydiler. Şimdiye kadar kimsenin çatal bıçağa bu kadar hakim olduğunu görmemişti. Zaten çok fazla kullanan da yoktu. Mihriman’ın ilk lokmasını çiğnemesini ilgiyle izliyordu. Kendi de bir lokma aldı. Ağzının uzaktan nasıl göründüğünü merak ede ede çiğnedi. Mihriman’ı çok hafife almıştı. Hemen onunla ilgili ek bilgiye ihtiyacı olduğunu düşünerek kolundaki küçük düğmeye bastı. Beyninin içindeki küçük tıkırtıyı duydu. Tamam! İletişim devrelerine girmişti. Yüzünde herhangi bir ifade belirmesine izin vermeden. Mihriman Koletski ismini düşündü. Gözünün önünde seçim ekranı belirdi. Kadının belleğine girmek istiyordu. Hiç vakit kaybetmeden gereken seçeneği düşündü ve karşısına garip bir hiçlik çıktı. Mihriman’ın belleğine girişi engelleniyordu. Kadın hala karşısında son derece zarif hareketlerle yemeğini yiyiyordu. Başını kaldırıp yavaşça baktı.
–Benimle ilgili öğrenmek istediklerini açıkca sormanı tercih ederim.
Semih utancından deli olacak gibi hissetti. Bu tür araştırma yapmakta çok usta olduğunu sanırdı. “Şe-şey!” diyebildi. Kadın sevecen bir edayla uzanıp delikanlının elini tuttu. Semih bu kez elin sıcaklığından, hatta titreşiminden sarsıldığını hissediyordu. Aynı anda beyninin içindeki hafif vınlamayı duydu. Birisi onun en gizli bellek bölümüne girmişti. Ama orası tamamen koruma altındaydı. Yasal olarak o bölümleri kimseye açması gerekmiyordu. Mihriman Semih’in kolunu daha da sıkı tutuyordu.
–Yasal olarak açman gerekmiyor… Ama bu kimse giremez demek değil.
Semih terliyordu. Kolundan yayılan sıcaklık sanki vücudunu kaplıyor gibiydi. Erkekliğinin sertleştiğini de fark edip şaşkınlıktan bayılacak gibi oldu. Mihriman tüm varlığına hakim oluyor gibiydi. Çırpınıp kurtulmak istedi. Ama garson imdadına yetişti.
–Buyrun efendim… Ana yemeklerinizi getirdim.
Önüne konan yemeğe kurtarıcı gibi bakıyordu. Bu kadının çıplak bedeniyle başbaşa kalmak inanılmaz bir deneyim olacaktı. Kendini toplaması gerekiyordu. Yüzüne hafif bir gülümseme kondurdu. Genel bilgilerden kadının yakında Güney Doğu’ya kazı yapmaya gideceğini öğrenmişti.
–Sanırım önümüzdeki günlerde gene eski eserlerle uğraşacaksın.
–Evet… Eski bir baraj yatağındaki bir höyüğü kazacağız.
–Hangisi?
–Kurban Höyük… Atatürk barajının suları ve mil tabakası altında iki asırdan fazla bekledi.
Semih bu konularla ilgili hiç bir merak duymadığını düşünüyordu. Tekrar bilgi bankalarına girdi ve Kurban Höyüğü buldu. MÖ 3000-1000 yılları arasına karşı gelen bir dönemle ilgiliydi. Acaba burayla ilgili ne söyliyebilirdi.
–Semih, bırak bunlarla ilgili bilgi toplamayı.
Semih bir kez daha yerinden sıçramıştı.
–Mihriman! Nasıl oluyorda zihnimin yaptığı tüm işlemleri takip edebiliyorsun.
Kadın mütevazı bir şekilde gülümsedi.
–Zihninin içinde geçenleri fazla bilmiyorum. Ama bu beyinsel bilgi ağını kuran ekiptenim…
–Yoksa sadece kendinizin bildiği bir takım gizli komutlar mı eklediniz.
Kadın çok tatlı bir şekilde bakıyordu.
–Hayır Semih… O zaman böyle bir şey yapmamıza kimse izin vermezdi… Ama biliyorsun, insanın ürettiği her yapıtta hatalar vardır. Ve senin de deneyecek çok uzun zamanın varsa bu hataları birer birer tespit edersin…
Daha önce okudukları Semih’in aklına gelmeye başlamıştı… Evet Mihriman gerçekten de sistemi ilk tasarlayan ekiptendi. Tam 32 yıl önce çalıştırmışlardı. Karşısındaki çekici kadının büyüsünden kendini kurtarıp, salim kafayla düşünmeye uğraşıyordu. 87 harekatını da düşündü. Tam altmış yıl öncesiydi. Bütün tarih metinleri yazdığı gibi Mihriman o harekatta inanılmaz başarı göstermişti. Katolik-Protestan cephesine karşı verilen savaşın önemli kahramanlarından biriydi. Hatta Ortodoks-Müslüman federasyonunun bir numaralı madalyasına da sahipti. Altın Haç-Hilal ‘le ödüllendirilmişti.
–Mihriman, sana hayatta heyecan verecek bir şey var mı?
Kadın gene anlayışlı bir şekilde gülümsemeye başlamıştı. Semih üzülerek yemeğin başındaki canlı ve arzulu bakışların yavaş yavaş sadece sevecenlik içeren bir şekle dönmekte olduğunu görüyordu.
–82 yaşındayım… Her türlü erkeği, hatta sayıları az olmakla birlikte bazı kadınları da çok yakından tanıdım… Artık başka bir insan bedeninden elde edebileceğim fazla bir heyecan ve yenilik kaldığını sanmıyorum.
–Ama cinsel oyunlarda bir dahi olduğun söyleniyor.
Mihriman gülümseyerek başını öne eğdi.
–Çok yorgun bir dahi… İnsan bedeninin yaşlanmasını durdurmayı başardılar.
–Bazı kişiler için…
–Evet haklısın Semih… Bazı kişiler için… Ben de bu şanslı kişilerdenim.
Çünkü benim cinsel enerjim… Doğrusunu söylemek gerekirse bu yaşam enerjisi anlamına geliyor, olağan üstü yüksekmiş… Bu sayede de genetik yeniden yapılandırmadan harika sonuç alınmış… Ve işte gördüğün gibi 82 yaşındayım ama eski çağlardaki 28 yaşındaki kadınlardan daha diri ve daha güzelim.
–Harika bir şey değil mi?
Mihriman’ın sesi iyice kısılmıştı. Delikanlıyı ellerinden tutarak yaklaştı. Semih ilk kez kadının nefesini hissetti ve başı döndü.
–Gönül yaşlanmasını durduramadılar Semih. Benden tam altmış yaş gençsin ve benden altmış yaş daha az şey biliyorsun… Bazen bu tür durumlarla baş edebiliyorum… Özellikle çok içki içtiğim zamanlarda ama çoğunlukla başaramıyorum. Çevrem gittikçe daha da küçük çocuklarla doluyor. Semih bir şeyler demek istiyordu ama başaramıyordu. Mihriman “Sus” anlamında elini delikanlının dudaklarına koydu.
–Şu Boğaz’a bak… Ne kadar güzel değil mi?
Gerçekten de İstanbul Boğaz’ı çok güzeldi.
–Semih, bin yıl bile yaşasam bu güzelliklere doyulmuyor… Ayrıca öğrenmek de çok güzel. Daha bilmediğim o kadar çok şey var ki… İşte bunlar bana heyecan vermeye devam ediyor… Hatta yaşım arttıkça aldığım heyecan daha da artıyor. Yepyeni konulara giriyorum. Kendimi geliştirmek için elime o kadar çok zaman verildi ki, hepsini büyük bir iştahla kullanıyorum. 200 yaşıma geldiğimde inanılmaz birisi olacağım.
–O kadar yaşayabilecek misin?
–Hiç bir fikrim yok… Henüz beyin kapasitem % 98′in üzerindeymiş. En az bir yüz sene daha dayanırsın diyorlar. Semih geriye yaslanmıştı. Mihriman onunla yatmayacaktı. Dediği gibi, kadına göre çok cahil, çok geriydi. Belki onun da genleri uygun düşüp, çok uzun yaşabilirse, belki elli yıl sonra şansını bir kez daha deneyecekti. İlk kez bir kadının onun cazibesini reddetmesi dışında bu harika insana dokunamamış olmanın da acısını hissediyordu. Omuzlarını salladı. Her zaman kazanamayacaktı ya. Mihriman’ın kendisine iyice yaklaşmış olduğunu o anda gördü. Kadın bileklerinden tutmuştu. Biraz önceki sıcaklığın vücuduna tekrar yayıldığını görüyordu. Ancak bu sefer çok daha şiddetliydi. Gözleri açıldı. Karşısındaki kadının gözleriyle karşılaştı. Bakışları tanıyamadı. Sıcaklık artıyordu. Yerinden kalkmaya çalıştı, bacaklarında hiç güç kalmamıştı. Dünyası karardı… Kendini inanılmaz bir zevkin içinde buldu. Sarsılıyordu, sesi çıkmadan bağırıyordu. Yeniden ışık geldi. Hala restorandaydılar. Mihriman ellerini çekti, memnun bir yüz ifadesiyle arkasına yaslandı. Semih ter içinde kaldığını hissediyordu. Bacağının arasından bir sıcaklık hissedip sarsıldı. O anda boşalmış olduğunu fark etti. Ne diyeceğini bilemiyordu.
Kadının yumuşak sesini bir kez daha duydu.
–Semih, tatlı olarak ne almak istersin?
[erkekadam adli web dergisinden alinmistir! yazan: haldun aydıngün ]